30 Aralık 2017 Cumartesi

MİHAİL BULGAKOV - ÖLÜMCÜL YUMURTALAR

Bu seneki en büyük keşfim Mihail Bulgakov oldu (çok geç kalmışım o ayrı konu) hem ilk okuduğum Genç Bir Doktorun Anıları'nı hem de bu kitabı çok sevdim...

Arka kapak açıklamasında görüldüğü üzere bir bilim adamının bulduğu bir ''kızıl'' ışın doğru düzgün araştırılıp incelenmeden ''emirle'' uygulamaya konulur ve felaket başlar... konu Stalin dönemi Sovyetler Birliği'nde geçtiği ve davanın seyrine bakıldığında ciddi bir sistem eleştirisi olduğu görülüyor...

Seneyi sevdiğim bir kitapla kapattığıma memnunum, yeni yılda da Bulgakov okumaya devam edeceğim size de hararetle öneririm... 

Herkese sağlıklı, mutlu, bol okumalı bir yıl diliyorum... 

Yazar: Mihail Bulgakov
Çevirmen: Tuğba Bolat
Sayfa Sayısı: 124
Basım Yılı: 2017 (4. Baskı) 2015 (1. Baskı)
Yayınevi: T. İş Bankası

1917 Rus Devrimi'ni izleyen çalkantılı yıllar yeni bir Sovyet gerçekliğini ortaya koyarken, dâhi zooloji profesörü Persikov da canlı organizmaların üreme hızlarını artıran ve onları devleştiren yeni bir "kızıl" ışın keşfeder. O sıralarda Sovyet cumhuriyetlerindeki bütün tavukları kırıp geçiren bir salgın patlak verince, Persikov'un henüz test edilmemiş buluşu bu soruna bir çare olarak görülür… Zira bilimde ilerleme ve bu sayede düşmanlarla rakipleri geride bırakma, Stalin döneminin yol gösterici ilkesidir… 

Stalin'in iktidara geldiği 1924 yılında yazılmasına karşın 1928'de geçen bu bilimkurgu, iktidarın ve bilginin kötüye kullanılmasının sonuçlarına işaret eden parlak bir sistem eleştirisidir.

29 Aralık 2017 Cuma

HWANG SOK-yong - PRENSES BARİ

Bu kitabı Koreli bir yazar olduğu için almıştım, değişik ülke yazarlarından okumak istiyorum... arka kapağı okuyunca da herhalde fantastik bir kitap diye düşünmüştüm ama pek öyle değil, fantastik öğeler barındırıyor daha doğru bir tanım...

Bari özel yeteneklere sahip biri, bir tür Şaman, ölmüş insanların ruhları ile irtibata geçebiliyor, insanların geçmişini görebiliyor vs., yazar Bari ile insanoğlunun kötülüğünü sorguluyor... asıl konu ise Kore gibi, Pakistan, Afganistan vb. gibi ülkelerin emperyalizm, savaş, kıtlık, kötü yönetim vs nedenlerle perişan olmaları ve halklarının Batı ülkelerine (İngiltere'ye) yasadışı yollardan gidip orada tutunma çabalarından oluşuyor...

Yazarın özgeçmişi etkileyici, Kore edebiyatının büyük ismi deniyor o yüzden çarpıcı bir roman bekliyordum maalesef bulamadım, oldukça sıradan geldi... çok rahat okunuyor, sürükleyici bir kitap ama okumasam da olurmuş...

Not: Yine son okumalar yapılmamış, harf hataları var ve arka kapakta bebeği ormana babasının bıraktığı yazıyorsa da içinde annesinin bıraktığı görülüyor, yayınevi biraz daha özen gösterse iyi olur... 

Yazar: Hwang Sok-yong
Çevirmen: S. Göksel Türközü
Sayfa Sayısı: 224
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Doğan Kitap

Kuzey Kore'nin kasvetli bir kentinde, yıllardır erkek çocuk hayaliyle yanıp tutuşan bir çiftin yedinci kızları dünyaya gelir. Deliye dönen baba, bebeği ormanda ölüme terk eder. Büyükanne yardımına koşup bebeğe Bari adını verir. Efsaneye göre bu, abıhayatı aramak için yollara düşen bir prensesin adıdır. İnsanların geçmişlerini okuyabilme yeteneğini büyükannesinden alan Bari, efsanedeki gibi kendi kaderini çizecek bir yolculuğa çıkacaktır.

Göçmenlerin, kentlerin bu yeni paryalarının yaşadıklarını tüm gerçekliğiyle yüzümüze çarpan roman, bir Kore efsanesini günümüze taşıyor. Prenses Bari, Kore edebiyatının büyük ismi Hwang Sok-yong'dan çağımıza ışık tutan bir masal.

Hwang Sok-yong: 1943’te Çin’de doğdu. Ailesi 1945’te Kore’ye geri döndü. Dongguk Üniversitesi’nde felsefe öğrenimi gören yazar, Vietnam Savaşı’na katıldı. Yazarlığının yanında, ülkesinde insan hakları ve demokrasi savaşı verdi. Gönüllü sürgünle New York’ta ve Berlin’de yaşadı. 1993’te Seul’e döndüğünde hüküm giydi ve 1998’de özel afla salıverilinceye dek cezaevinde kaldı. Aralarında PEN ve Amnesty International’ın da olduğu pek çok kuruluş, serbest kalması için kampanyalar düzenledi. Eserlerinde sıklıkla yurtsuzluk temasını işleyen Hwang Sok-yong, hem güneyde hem de kuzeyde çok sevilmektedir. Seul’de yaşayan yazarın kitapları pek çok ulusal edebiyat ödülüne değer görülmüştür.

28 Aralık 2017 Perşembe

SABAHATTİN ALİ - Kuyucaklı Yusuf

Sabahattin Ali'nin muhteşem eseri Kuyucaklı Yusuf bu yıl 80 yaşında... bu ölümsüz eseri ikinci kez okuyorum ve sekseninci yaşına denk gelmesine de ayrıca sevindim... bir büyük yazar ve yüreğinize dokunan eserini kaçırmayın mutlaka okuyun...

Yazar: Sabahattin Ali
Sayfa Sayısı: 222
Basım Yılı: 2013 (54. Baskı) 1999 (1. Baskı)
Yayınevi: YKY

"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olmayacağını sanıyordu."

Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikayesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

İlk Basımı 1937 yılında “Yeni Kitapçı” tarafından basılan roman, Sabahattin Ali’nin roman türünde ilk eseridir. 

Kuyucaklı Yusuf konusu itibariyle ailesinin katledilmesiyle sahipsiz kalan  dokuz yaşındaki Yusuf’un olayı soruşturmak için Kuyucak’a gelen Nazilli Kaymakamı Selahattin Bey tarafından evlatlık alınması ve çocuğun daha sonraki hayatı anlatılmaktadır. Edebiyat eleştirmenlerine göre Yusuf karakteri, köyden şehre göç edip şehir hayatına uyum sağlayamayan insan tipinin habercisi olarak değerlendirilmektedir.

26 Aralık 2017 Salı

AMIN MAALOUF - Béatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl

2000 yılından beri Amin Maalouf okuyorum bu sekizincisi ve ben bu kitabı nasıl kaçırmışım inanamadım... İlk cümlesinden itibaren beni o kadar sarıp sarmaladı ve o kadar çok sevdim ki durmadan aklımda dönüp duran ben nasıl kaçırmışım bu kitabı cümlesi oldu... neyse geç olsun güç olmasın ama nasıl kaçırmışım hayret??

Şimdi gelelim konuya; hayvanlar üzerinde yapılan bir çalışma sonucunda erkek cinsinden üremeyi artıran bir madde bulunuyor, bunun insanlarda da etkin olduğu saptanıyor ama proje sonlandırılıp, araştırma grubu dağıtılıyor, fakat gruptan uyanık bir bilim adamı gizli olarak bu maddeyi üretip yine bir kamuflajlı isimle piyasaya sürüyor... ee neredeyse tüm toplumların (özellikle de doğu ve az gelişmiş ülkelerin) arayıp da bulamadığı şey: erkek çocuk garantisi... belli bir süre durum anlaşılamıyor, sonrasında bir böcek bilimci ile sevgilisi kadın gazeteci olayı ortaya çıkarıyorlar ama nasılsa nüfusu çok fazla olan ülkelerde görülüyor daha iyi ya nüfusları biraz azalır, dünya da rahat eder diye düşünülüp pek fazla bir şey yapılmıyor ama domino taşı düştü bir kere ve herkes aynı gemide... devamında durumun nasıl kötüye gittiğini okuyoruz, ben distopya olarak etiketledim ama bir kıyamet senaryosu da denilebilir...

Her ne kadar roman denilse de daha çok denemeye veya incelemeye benziyor o yüzden bazı okuyucular umduğunu bulamayabilir... ben bu tip konuları çok sevdiğim için gökte ararken yerde buldum, dolayısıyla benim için mükemmel bir okuma oldu keşke 300- 500 sayfa daha olsaydı (ki daha kapsamlı daha uzun uzun anlatılabilirdi) diye hayıflandım... konu ilginizi çekiyorsa kaçırmayın derim...

İtirazlarım:
Konuya dair: Yazar laboratuvar ortamında döllenme ve bu yolla cinsiyeti belirleme yönteminden hiç bahsetmiyor (olaylar vahimleştiğinde çözüm aranırken), evet zahmetli, pahalı ve başarı şansı düşük de olsa bundan da metin için de bahsedilmeliydi sanki sadece normal yollardan üreme sağlanıyor gibi anlatılmıştı bana bir eksiklik gibi geldi...

Ülkemize dair: Kitap 1992 yılında yazılmış ve Türkiye'yi Sudan, Senegal vb. Üçüncü Dünya Ülkeleri ile bir tutuyor (gerçi bunu din ve erkek egemen toplum bağlamında söylüyor) ama toplum değerlendirmelerini bu kitap öncesinde oldukça objektif bulduğum yazara bu tutumu yakıştıramadım 1992'de öyle değildik, yazar büyük bir öngörü ile bugünleri görmüş olabilir mi? İkinci konu Ağrı Dağından Ermeni Dağı olarak söz ediyor (hatta çevirmen not koymuş) bu da yaşadığı Fransa'ya yaranmak olabilir mı? Bilemedim...

Yazar: Amin Maalouf
Çevirmen: Orçun Türkay
Sayfa Sayısı: 167
Basım Yılı: 2017 (14. Baskı) 2005 (1. Baskı)
Yayınevi: YKY

Dünya bir felakete doğru dolu dizgin koşuyor. Kötüye kullanılan bilim insanlığın geleceğini tehdit ediyor. Yeni doğan çocuklar büyük oranda erkek, çünkü "oğlan" olsun istiyordu herkes. Buyurun, bilim dilekleri yerine getirdi sonunda.

İşin sonu nereye varacak? Kadınlar yeryüzünde silinip gidecek mi? Bir grup aydının kurduğu "Bilgeler Şebekesi" insanları uyarmaya, zararın bir yerinden döndürmeye uğraşıyor ama boşuna. Şimdiye dek Kuzeyliler tarafından "uzaktaki bir başka dünya" olarak değerlendirilen Güney ülkelerinde şiddet tırmanıyor, yavaş yavaş tüm dünyaya yayılıyor.


Bunlara tanıklık eden, insanlığın düştüğü korkutucu durum karşısında el ele mücadele veren bir gazeteciyle bir böcekbilimci; onlardan doğacak bir kız çocuğu: Beatrice... Bu Beatrice'in yüzyılı, gerileme ve bıkkınlık çağı.

23 Aralık 2017 Cumartesi

IAN McEWAN - Fındık Kabuğu

Ian McEwan sevdiğim bir yazar(dı), bu okuduğum 5. kitabı ve sanırım son olacak... çünkü hiç sevmedim, bana çok gereksiz geldi, hatta başında bırakacaktım da sayfa sayısı çok az olduğu için bari bitireyim dedim, işte böyle...

Yazar: Ian McEwan
Çevirmen: İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı: 152
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: YKY
Edebiyat tarihinin en genç Hamlet’i babasının katline engel olmaya çalışırken pek bilindik bir varoluş krizine düşer: Olmak ya da olmamak!
Hamileliğinin son aşamasındaki Trudy, ihanet ettiği kocası John’u kafasının karışık olduğu bahanesiyle evlerinden uzaklaştırdıktan sonra son derece sığ, çıkarcı ve bayağı kayınbiraderi Claude’la yaşamaya başlar. Trudy ve Claude, John’a ait paha biçilemez eve konmak için planlar yaparlar. Fakat bu kumpası ilk aşamasından beri takip eden bir kulak misafirleri vardır: Trudy’nin rahminde, kendisini bekleyen geleceğe doğup doğmama konusundaki kararını henüz verememiş bir fetüs.
Ünlü İngiliz yazar Ian McEwan’ın anlatıcılığını bir fetüse yaptırdığı, embriyonun yapısı gereği monolog bir anlatımla ilerleyen, nüktesi bol ve akıcılığını kaybetmeyen bir dille kotardığı bu kısa roman, klasik suç hikâyesinden beklenenleri başarıyla karşılarken en özgün Hamlet uyarlamalarından birisi olarak anılmayı hak ediyor.
Bir fetüs tarafından anlatılan ihanet ve cinayet öyküsü, şaşırtıcı derecede merak uyandırıcı, göz kamaştırıcı derecede zekice yazılmış, ciddiyetle derinleşen bir roman -Washington Post-
Ian McEwan’ın Fındık Kabuğu bir fetüs tarafından anlatılan son derece eğlenceli bir kitap -Toronto Start-
Ian McEwan Fındık Kabuğu ile ne kadar sıra dışı bir yazar olduğunu bir kere daha gösteriyor. -The Wall Street Journal-

21 Aralık 2017 Perşembe

GOLIARDA SAPIENZA - MUTLULUK SANATI

Kafka Yayınevi, Epsilon'un edebi eserleri yayımladığı ikinci markası gibi duruyor, bastıkları eserler güzel, birde yazarın özgeçmişini (tabii çevirmenin de) kitaba eklemeyi başarsalar mükemmel olacak... dolayısıyla ülkemizde pek bilinmeyen yazarın özgeçmişini ben bulmak zorunda kaldım (ki internette yazara dair tek türkçe kayıt yok) toparlayabildiklerimi aşağıya yazıyorum... 

Goliarda Sapienza 1924 Katanya (Sicilya) doğumlu, ismini kendi doğmadan önce ölen ağabeyinden (Goliardo) alıyor. Annesi Maria Giudice tanınmış bir sosyalist ve gazeteci, babası Giuseppe Sapienza sosyalist bir avukat. Kızlarını faşist müfredattan korumak için okula göndermeyip evde politik ve entelektüel bir eğitim veriyorlar, piyano çalmayı öğreniyor ve 16 yaşında Roma'daki Reale Accademia d'Arte Drammatica'da tiyatro eğitimine başlıyor ama bir kaç yıl sonra bırakıyor. Babasıyla birlikte faşistlere karşı direnişte bulunuyor. İki kez intihara teşebbüs ediyor, elektroşok tedavisi görüyor, hapse giriyor. Mutluluk Sanatı'ndan başka iki otobiyografik romanı ve başka kitapları da var. Film sektörü ile de ilgili olan Sapienza 1996 yılında ölüyor...

Gördüğünüz üzere yazar çok ilginç bir şahsiyet ve yirminci yüzyılın tüm çalkantılı dönemlerine de şahit oluyor, bu romanı da 1967-1976 yılları arasında yani tam dokuz yılda yazmış ve bir şekilde aykırı bulunduğu için 2005 yılında ancak basılabilmiş... 

Aşağıya eklediğim arka kapak açıklaması bire bir doğru fakat bir o kadar da yanıltıcı çünkü ilk bakışta çağdaş, romantik bir masal izlenimi doğuruyor ki bununla hiç alakası yok... ana kahramanı Modesta evet prenses oluyor ama buraya elleri kan içinde kalarak, bir anlamda kazıyarak geliyor ve evlilik de onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine misali bir şey değil... Modesta isminin anlamı iyilik, alçakgönüllülük, tevazu demekmiş ama kişiliği bu isimle taban tabana zıt... çok zeki, çabuk öğrenen, güçlü, dediğim dedik ve kararlı bir kız Modesta ve yapmak istediklerinin önünde hiç kimse duramıyor ve her çareye başvurup her aracı mübah kılıyor... hikaye Modesta'nın 9 yaşından başlıyor ve neredeyse tüm 20. yüzyıl boyunca devam ediyor, arka kapak yazısında da belirtildiği gibi kurgusal bir otobiyografi bu... ayrıca cinsellik (daha çok eşcinsellik), sosyalizm, faşizm, kadın hakları ve savaş sonrası İtalya siyaseti anlatılıyor... açıkçası neden aykırı bulunduğunu pek anlayamadım evet cinsellik de siyaset de fazlasıyla vardı ama 1976 yılı için o kadar da itiraz edilebilir mi bilemedim... bana okuduklarım aykırı gelmedi, başlangıçta Modesta'yı hiç sevmesem de 20'li yaşlarından sonraki hayatını ve güçlü duruşunu beğendim, sosyalizme ve İtalya'nın savaş sonrası siyasetine dair saptamaları çok iyiydi... özetle romanı sevdim sadece çok uzun zamanda yazıldığı için ufak tefek kopukluklar vardı özellikle sosyalizm/faşizm anlatılarının yoğunluk kazandığı bölümlerde temposu biraz düşüyordu... tüm bölümleri sıkılmadan amma da uzatmış demeden okusam da bitirdiğimde sanki 100-200 sayfa eksik olsa daha toparlayıcı olurdu diye düşündüm... güzel bir dönem ve kadın romanı ben beğendim size de öneririm...

Not: Kitaptaki karakterlerden biri İtalyan bir büyükelçi ile bir Türk kadının kızı, ara ara İstanbul'dan, Atatürk'ten ve Nazım Hikmet'ten sitayişle bahsediyordu hem şaşırdım hem de çok hoşuma gitti... 

Yazar: Goliarda Sapienza
Çevirmen: Sinem Carnabuci
Sayfa Sayısı: 707
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Kafka
Başından sonuna kadar nefes kesici bir devinimi olan Sapienza’nın romanı, cinsellik ve tarih tekerleri üzerinde ilerleyen bir hikâye…  Küçük tabaklarda servis edilen büyük bir ziyafet.’’-NPR-

1900 yılında başlayan ve neredeyse bütün bir 20. yüzyılı kapsayacak şekilde başkahramanı Modesta’nın yaşamını takip eden bu epik Sicilya romanı, hem bir rüştünü ispat hikâyesi, bir “bildungsroman”, hem bir cinsel macera ve keşif anlatısı, hem bir kurgusal özyaşamöyküsü, hem de İtalya’nın ahlaki, siyasi ve toplumsal geçmişinin, faşizm deneyiminin bir panoraması olarak okunabilir.

Küçük bir Sicilya köyünde doğan ve dokuz yaşında yetim kalan Modesta’nın çocukluğu bir manastırda, rahibelerin katı eğitimiyle geçer. Kurnazlığı sayesinde buradan kaçmayı başarır ve en sonunda evlilik yoluyla bir soyluluk unvanı edinir: Prenses olur. Şehvetli, mağrur ve kararlı bir kadın olan Modesta, hayatın sonsuz zenginliğini keşfetmeye karar verir ve arzularını tatmin etmesinin önüne çıkan tüm toplumsal engelleri ortadan kaldırmaya koyulur. Cinsel özgürlüğünden asla taviz vermez. Hatta mutluluğa ulaşma ve kendini keşfetme çabası uğrunda cinayet bile meşru hale gelir.
“Aykırı” olduğu gerekçesiyle kendine yayıncı bulamayan ve 1976 yılından nihayet yayınlandığı 2005’e kadar bir çekmecede bekleyen bu “unutulmuş başyapıt” bugün bile özgür ruhlu kahramanının yaşam enerjisiyle okurlarını şaşırtmaya devam ediyor.

13 Aralık 2017 Çarşamba

PETER ACKROYD - Doktor Dee'nin Evi

Şimdi nereden başlasam, nasıl anlatsam? Bu kitap hiç aklımda yoktu, yeniden açıldığı için sevinçlere gark olduğum YKY Kitabevine (nasıl bir çorak iklimde yaşıyorsak bir kitabevi açıldı diye geldiğimiz duruma bakın!!) gidince orada gördüm ve aldım... yazardan daha önce okumamıştım ama İngiliz yazarları severim, konu ilginç görünüyordu iyi çıkacak diye düşündüm...

Yazar; 16. yüzyılda yaşayan Dr. John Dee (1527-1609; İngiliz matematikçi, astronom, astrolog, okült, seyir, emperyalist, ve yazar. Dee, Kraliçe I. Elizabeth'in danışmanlığı yapmış, hayatını simya, kehanet ve Hermetik felsefeye adamıştır. Dee hayatının son otuz yılını, ruhani varlıklar ile iletişime geçerek, yaratılışın evrensel dili ve kıyamet bilgilerini edinmeye adamıştır. Vikipedi) ve Londra'yı merkeze yerleştiren bir hikaye kurgulamış ve romanın bir kısmı Dr. Dee ile 16. yüzyılda; diğer bölümü ise British Museum'da çalışan, pek fazla arkadaşı olmayan, ebeveynleri ile soğuk bir ilişki sürdüren ve babasının ölümü ile yüklüce bir mirasa ve ondan önemlisi büyük gizemli bir eve sahip olan Matthew Palmer ile yirminci yüzyılda geçiyor...

Kitap bir bölüm Matthew, diğer bölüm Dr. Dee olarak devam ediyor; miras kalan ev oldukça büyük, bir kısmı 16. yüzyılda, bir kısmı ise 18. yüzyılda yapılmış gibi duruyor, çok uzun süredir kimse oturmuyor olsa da çok temiz ve derli toplu görünüyor... Matthew eve girdiğinde sanki etrafta birileri varmış gibi hissediyor, bazı sesler duyuyor ve Matthew'un evin, dolayısıyla kendi hayatının gizemini çözmesini ve diğer tarafta Dr. Dee'nin simya, büyücülük ve meleklerle/ruhlarla ilişki kurma çabasını okuyoruz, hikaye böyle...

Gelelim sadede; ilk 80 sayfada çok sıkıldım ne anlatıyor bu diyerek okumaya çalışıyorum bırakmayışımın tek sebebi sonunda Matthew ne öğrenecek diye merak etmemdi, ayrıca Dr. Dee bölümlerinin tamamı hiç mi hiç ilgimi çekmedi, bir an önce bitse de Matthew'e geçsem diye bekledim sürekli... sonrasında biraz daha iyi oldu veya ben alıştım bilemiyorum sonuna kadar geldim, yazarın en iyi yanı merak unsurunu çok iyi kullanması idi sonunda ne bulacak diye düşünmekten bir hal oldum... kitap ilerledikçe tahmin ediyorsunuz, ki tahminim de sanırım doğru çıktı ama yazarın bu romanla ana fikir olarak ne dediğini anlayamadım... kitapları severim veya sevmem ama anlayamadığım çok nadir olur ve bundan hoşlanmıyorum, dolayısıyla boşa çaba harcadım gibi geldi...

Yayınevine Not: Kitap kapağında yazar ismi yanlış basılmış, sonraki baskılarda düzeltseniz iyi olur... 

Yazar: Peter Ackroyd
Çevirmen: Özcan Kabakçıoğlu
Sayfa Sayısı: 300
Basım Yılı: 2015 (3.Baskı), 2004 (1.Baskı)
Yayınevi: YKY

Londralı Matthew Palmer, babasından miras kalan eski evi araştırırken, evin eski sahibinin 16. yüzyılda yaşamış matematikçi, astrolog, simyacı ve kara büyücü Doktor Dee olduğunu öğrenir. Ama asıl dehşeti, babasının ve kendisinin aslında kim olduklarını öğrendiğinde yaşayacaktır... 

Dickens'dan bu yana hiçbir romancı Londra'yı Peter Ackroyd kadar güçlü anlatamadı. Ackroyd, başrolü yine Londra'ya verdiği Doktor Dee'nin Evi'nde, bu muazzam, soğuk ve gizemli kentin her ayrıntısını yetkinlikle kavrayıp aktarıyor.

7 Aralık 2017 Perşembe

SALMAN RUSHDIE - UTANÇ

Salman Rushdie, eserleri okunmadan kendisine en çok kara çalınan yazar olarak biliniyor... bende Utanç romanına, okuduğum başka bir kitapta (yüksek ihtimal Murakami'lerden birinde) rastlayana kadar hiçbir kitabını okumamıştım... ve yine bir büyük yazar için çok geç kalmış olduğumu görüyorum, hem yazarı hem de bu romanı çok beğendim mükemmeldi...

Roman 1983 yılında yazılmış, bir yandan siyasi, bir yandan da binbir gece masallarına benzer bir hali var... yazarın tarzı oldukça değişik (acaba tüm romanlarında aynı şekilde mi diye merak ettim), masala benzer hikayesini anlatırken araya girip kısa bölümler halinde kendi düşüncelerini (ki burada Pakistan ve siyasi tarihini) okuyucuya aktarıyor ''Gerçek hayat malzemeleri nasıl da zorlayıcı bir hal alabilir! -Mesela (.......) Belucistan'daki soykırımdan; ya da yurtdışında lisansüstü eğitim için verilen burslarda fanatik Cemaat Partisi üyelerinin kayırılmasından; ya da sariyi müstehcen bir giysi ilan etme girişiminden; ya da sırf Zülfikar Ali Bhutto'nun idamını meşrulaştırmak için gerçekleştirilmesi emredilen -yirmi yıldır ilk defa- fazladan idamlardan; ya da antisemitizmden (......); ya da kaçakçılıktan, eroin ihracındaki patlamadan, askeri diktatörlerden, rüşvetçi sivillerden, yolsuzluk yapan memurlardan, satın alınan hakimlerden, yalan haber yaptıklarından emin olunan gazetelerden; (......) Düşünün işim ne zor olurdu! (.....) Ama neyse ki modern bir peri masalı anlatıyorum, yani mesele yok (syf:88-89)'' hatta bazen hikayenin içinde dahi kendi düşüncelerini kısa bir paragraf halinde veriyor, karakterlerini sanki bağımsız gerçek kişilermişcesine eleştiriyor ''Ömer Hayyam Şakil'in bu davranışının nasıl canımı sıktığını tahmin edersiniz. Bir kere daha soruyorum: Bu nasıl kahraman? En son kusmuk kokuları arasında, intikam yemini ederek bilincini kaybederken görüldü; şimdi de Haydar'ın kızı için deli oluyor. Böyle bir karakterin nesini savunacaksın? Tutarlılık çok mu büyük bir talep? Bu sözde kahramanı başımı feci ağrıtmakla itham ediyorum (syf:178)'' yazarın tarzını İngiliz romanın babası Henry Fielding'e benzettim biraz...

Bu kitabı okumak istememim diğer bir sebebi de bir zamanlar bize çok özenen Pakistan'a 34 yıl sonra ne kadar benzediğimizi merak etmemdi: ''İslamcı ''kökten dincilik'' denen şey Pakistan'da halktan kaynaklanmaz. Onlara yukarıdan dayatılır. Otokratik rejimler, iman belagati benimsemeyi faydalı bulur çünkü halk bu dile saygı duyar ve karşı koymaya gönlü razı gelmez. Dinler diktatörlere böyle hizmet eder; onları güçlü sözlerle, halkın itibardan düşmüş, imtiyazını kaybetmiş, alay konusu olmuş halde görmek istemediği sözlerle kuşatarak. Ama gırtlağa-tıkılma saptaması bakidir. Sonunda bıkarsın, imana inancını kaybedersin, iman sıfatıyla olmasa da devletin temeli olma sıfatıyla. Sonra diktatör düşer ve Tanrı'yı da kendisi ile birlikte aşağı çektiği, ulusun her şeyi haklı çıkaran efsanesinin yıkıldığı görülür. (syf:314)'' nasıl tanıdık mı?

Çok uzun oldu ama kadınlarla ilgili son bir paragraf yazıp bitiriyorum, muhteşem bir kitap ve çeviri mutlaka okuyun... ''Umarım, ne kadar baskıcı olursa olsun hiçbir sistemin bütün kadınları ezemiyeceği tartışmasız kabul edilir. Pakistan için kadınlarının erkeklerinden çok daha etkileyici olduğu söylenir hep, bence doğrudur da... Yine de zincirleri kurgudan ibaret değil. Hakikaten var. Gittikçe ağırlaşıyorlar.

Bir şeyi aşağı çekersen onun bağlı olduğu şeyi de çekmiş olursun.

Sonunda hepsi elinde patlar ama. (syf:217)''


Yazar: Salman Rushdie
Çevirmen: Aslı Biçen
Sayfa Sayısı: 356
Basım Yılı: 2013, 2005 (İlk Basım)
Yayınevi: Can

Politik bir roman, Utanç. İktidar çılgınlığına kapılmış politikacılar, olgunlaşmamış gördükleri toplumun vasiliğine kendilerini atayan hırslı, "dini bütün" generaller, tepkisiz kalabalıklar, elbirliğiyle demokrasisi delik deşik edilen bir ülke... Müthiş bir ironi ve derin bir hüzünle anlatıyor Rushdie bu ülkeyi - politik romanların sıklıkla başvurduğu basmakalıp çözümlere rağbet etmeyen, zengin karakterlerle dolu bir alegori yaratarak başarıyor bunu.

Biri Ziya-ül Hak'a, ikisi baba kız Bhutto'lara "hem benzeyen hem de benzemeyen" karakterlerin önemli roller üstlendiği bu olağanüstü roman, yine "benzeyen ama tam da Pakistan denemeyecek" bir ülkenin tarihini, utanç duygusunun prizmasından anlatmaya girişiyor. Ayıbı, rezaleti, skandalları da içeren bir anlam zenginliği taşıyan bu "utanç", özellikle iki karakterde somutlanıyor: Utanmazlığın kişileşmiş hali Ömer Hayyam Şakil ile öteki insanların hissetmedikleri bütün utancı ruhunda yaşayan karısı Safiye Zeynep...

30 Kasım 2017 Perşembe

SERAY ŞAHİNER - KUL

Seray Şahiner'den yaklaşık on yıl önce Gelin Başı'nı okumuş ve çok sevmiştim ama yazar daha çok öykü yazdığı için bir başka kitabını okumaya da yeltenmemiştim... bu kitabı görünce -roman olarak da etiketlemişler- bir bakayım dedim... gerçi roman konusuna pek katılamadım uzun öykü daha doğru olur, ayrıca belli sayfa sayısına ulaşsın diye bazı konular gereksiz uzatılmış (Yasin suresinin türkçe tercümesi gibi)... fakat türü ne olursa olsun kitabı çok sevdim, yazarın esprili bir dili var, günümüzün popüler konuları: diyet, sağlıklı beslenme, moda, mutluluk sırları gibi konulara ince ince giydiriyor çok beğendim...

Apartmanların merdivenlerini silen Mercan, uzun yıllardır çocuk özlemi içindedir, ipsiz sapsız kocası da kendisini terk edince yalnız başına kalır ve ne yapacağını bilemez... kocası dönsün, çocuk sahibi olsun diye İstanbul'daki birçok cami, kilise, cemevi, yatır vs. gezmediği yer, adamadığı adak kalmaz...

Sadece Mercan, Kirpinin Zarafeti romanındaki kapıcı kadın gibi bizim ülkemiz için biraz sıra dışıydı (sabah kahve içerek güne başlıyor akşam kahve içerek günü sonlandırıyor, birahanede kendine bira ısmarlıyor gibi) olmaz değil ama bana çok mantıklı gelmedi... yine de  kitabı beğendim herkese öneririm...

Yazar: Seray Şahiner
Sayfa Sayısı: 152
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Can

Seray Şahiner’in yeni romanı Kul, sayfalardan çıkacakmışçasına canlı bir karakterle tanıştırıyor bizi… Bu karakterle birlikte İstanbul’u bir umut haritası eşliğinde yeniden keşfediyoruz. Arnavut kaldırımlardan havalanıp cemevlerine, camilere, kiliselere varan; dilek ağaçlarına bağlanmış çaputlarla rüzgâra salınmış umutlar… İnsan eliyle kurulmuş çelişkilerin ancak Tanrı eliyle değişebileceğine inananlar, dayanacak kimsesi olmayınca ayakta duramayanlar, dünyaya gölgesinden başka kök salamayanlar, ölülerden başka can yoldaşı bulamayanlar konuşuyor Kul’da. Görülmeden yaşayan bir insanın gördüklerinden bir yaşam kurma özlemi…

26 Kasım 2017 Pazar

IRIS MURDOCH - Rüya Sakinleri

Iris Murdoch (1919-1999) İrlandalı yazar ve filozof, dilimize çevrilmiş çok sayıda eseri var ve ben de epeydir okumak istiyordum... okuma zevkimizin benzeştiğini düşündüğüm blogger arkadaşım Eren O.'nun blogunda Murdoch'un bu kitapta dahil bir çok eserinin tanıtımını görünce okumaya karar verdim... internette arattığınızda da herkesin çok sevdiği bir yazar olarak gözüküyor... ve maalesef ben buraya dahil olamadım, nedenini pek çıkaramasam da romanı sevemedim bir türlü...

Yazar, aynı zamanda filozof da olduğu için roman boyunca felsefi çıkarsamalar yapıyor, zaten tüm eserlerinde ana konu karmaşık aşk ilişkileri ve din imiş... bu roman bağlamında din konusunda söylediklerine bir diyeceğim yok ama aşk ilişkileri bana çok komik geldi, felsefi olarak incelenecek diye kurguyu bu kadar zorlamak gerekiyor mu bilemiyorum...

Aşağıya eklediğim arka kapak açıklaması çok ayrıntılı ayrıca bir şey yazmayacağım, rahat okunuyor, ben sevemediğim için olması gerekenden biraz daha uzun süreye okusam da akıcılığı iyi... sonuçta değerli bir yazar, deneyip kendiniz karar verin derim... 

Yazar: Iris Murdoch
Çevirmen: Handan Akdemir
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2013 (2. Baskı) 1999 (1. baskı)
Yayınevi: Ayrıntı

Irish Murdoch yine felsefeci yazar kimliğiyle çıkıyor karşımıza. Romanda ele aldığı aşk, rastlantı, gerçeklik gibi temel konular kimi zaman kurmacanın dokusu içinde erimiş olarak, kimi zaman da üstünde yüzen bir çiçek demeti gibi yoğun bir halde sunuluyor. 

Ölüm döşeğindeki ihtiyar Bruno büyük bir kaygıyla geçmişini ve bugününü düşünürken hayatı yeniden yorumlama noktasına gelir. Sürekli gerçekliği sorgular. Yaşamış olduğu pek çok şeyin bir rüya olduğunu, aslında hayata hiç dokunmamış olduğunu keşfeder. Her şey bir rüyadır ve herkes bir başkasının rüyasında var olmaktadır. Bruno düşüncelerini geliştirirken çevresindeki insanlar da kurlaşmadan aşka kadar çeşitli ilişkiler içine girerler. Bazen beklenmedik biçimde bir uçtan bir uca savrulup yer değiştirirler. 


Yazar, benmerkezci yapıları yüzünden ötekini "ıskalayan" ve bunun için de sık sık yanılan; sözde aşkı ararken başkalarını nesne olarak gören karakterler aracılığıyla insanın iç ve dış dünyasındaki bocalamalarına ve buradaki bir ahlak anlayışı eksikliğine dikkat çekiyor. Sözgelimi bir aşk ilişkisinde insanın işleyebileceği en büyük suçun belki de karşısındakinin daha fazla sevmesine izin vermesi olabileceği söylenirken tartışmaya açılan yarı örtülü soru-cevaplar da var: Yürümeyen ilişkilerdeki sorun "doğru kişi" sorunu mudur, yoksa "tekeşlilik" sorunu mu? İnsanların anlayışlarına göre kılıktan kılığa giren bir tanrı hangi durumlarda yararlı olabilir? Aşk amaç mıdır, yoksa?.. Roman yer yer sinematografik atmosferlerle, yer yer de felsefi diyaloglarla örülmüş. Bazen bir dramın ya da gülmecenin, bazen de bir fikrin peşinden sürükleniyoruz. Her iki durumda da sürükleyici ve canlı bir roman. 

19 Kasım 2017 Pazar

MARC ELSBERG - ZERO

Marc Elsberg; 1967 Viyana doğumlu, endüstri tasarımı bölümünden mezun, önceleri reklamcılık sektöründe çalışan, 2000 yılından itibaren edebiyat dünyasında eserler veren bir yazar... ben daha önce ''Kesinti'' adlı romanını okumuş ve çok beğenmiştim, gerçekçi ve açıklayıcıydı... dolayısıyla ZERO'yu da görünce hemen okumak istedim, ilk sebep yazarı sevmemdi ikinci sebep ise konunun dijital dünyada geçmesiydi... ben bu romandaki ZERO gibi sosyal medyanın, mahremiyeti ihlal ve insanları manipüle ettiğini düşünenlerdenim ''Arama motorlarının her zaman sonuçları manipüle ettikleri iddia edildi'' diye açıkladı Chadler ''Hatta Google, Avrupa Birliği tarafınca, milyar değerinde ceza ödeme tehdidiyle karşı karşıya. Ama asıl soru, manipülasyonun nereden başladığı''(syf:176)

Kitapta anlatılanlar bizim bildiklerimizin bir ileri versiyonu gibi ama yazar romanın başında bunların hepsinin uygulamaya konulduğunu söylüyor, yaygınlaşması an meselesi sadece... ''Veri toplama ve gelişmiş bilgisayar programları sayesinde şirketler yıllardır, gelecekteki davranış biçimlerimizi gittikçe daha büyük bir kesinlikle öngörebiliyorlar. Bu sayede bizlere uygun tekliflerde bulunabiliyor veya bu tekliflerden tamamen kaçınabiliyorlar.''(syf:9) dolayısıyla kontrol ediliyor, yönlendiriliyor ve denetleniyoruz, üstelik dozu giderek artırılıyor... Elsberg, kurgu bir hikaye çerçevesinde bu konuyu açıklayıcı bir biçimde anlatıyor... kitabı beğendim, sadece bu konuya dikkat çekmesi açısından bile okunmalı...

Marc Elsberg romanlarının tek dezavantajı, teknik ayrıntılara çok fazla yer vermesi, bu ilgi alanınıza göre sizi sıkma potansiyeline sahip... ilk okuduğum Kesinti'de hoşuma giden bu yön, bu kitapta zaman zaman sıkılmama sebep oldu, dolayısıyla soluk soluğa giden bir kurgusu yok... sanal dünyanın hayatın her alanına girdiği dikkate alındığında, bu romanı mutlaka okuyun derim...

Not: Bugün (20.11.2017) ODATV'de bir makale yayımlandı. Romanda da tam bu durumlar anlatılıyor bakınız


Yazar: Marc Elsberg
Çevirmen: Ebru Akyürek
Sayfa Sayısı: 432
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Pegasus

Ne yaptığını biliyorlar. Her anını kaydediyorlar...

Öldürülen bir çocuk,
İşin peşini bırakmayan bir gazeteci,
Rayından çıkan sosyal medya.

Ürkütücü öyküsüyle günümüz internet teknolojisini sorgulatan sıra dışı bir gerilim romanı... 

Amerikan Başkanı’nın evine yolladığı insansız hava araçlarından elde ettiği görüntüleri internette canlı olarak paylaşan Zero adlı aktivist grup bir anda dünyanın en çok konuşulan ismi haline gelir. İstedikleri şey, insanlara gözetlendiklerini fark ettirmek ve dikkatleri Freemee adlı bir internet platformuna çekmektir. 
İnternette yayınlanan çeşitli verileri toplayıp bunları analiz eden Freemee, bu verileri kullanarak insanlara daha iyi bir gelecek, daha iyi iş fırsatları, hatta daha iyi bir aşk hayatı sunmayı vadetmektedir. 
Bu platformu kullanan bir gencin ölümü ise Cynthia Bonsant adlı gazeteciyi Freemee’nin işleyişini sorgulamaya itecektir. Ama sosyal platformlar, internet alışveriş kanalları, güvenlik kameraları ve internete bağlı aletlerin dünya çapındaki çeşitli istihbarat kuruluşlarının emrinde olduğu günümüzde gerçeklere giden yol zorlu ve tehlikeli olacaktır.

“Elsberg, hiç hız kesmeyen gerilim romanı ZERO’da veri toplama teknolojisinin müdahaleye ne kadar açık olduğunu gözler önüne seriyor.” Bild der Wissenschaft 
“İnsanı zaman zaman sanal dünyadan tamamen kopmak istemeye itecek bir roman.”  Les Échos 
 “Marc Elsberg çılgın bir hikâyeye imza atmış. Aklınızı başınızdan alacak!” Gala 
“Bir an bile elinizden bırakamayacağınız bir roman.” Literaturmarkt.info 
“Google ve ‘unutulma hakkı’ ile ilgili güncel tartışmalardan ilham alan bir kâbus ya da Elsberg’in tabiriyle günümüz gerçekleri…” Focus 
“Marc Elsberg, veri toplumunun insanların özel yaşamlarına nasıl sızmış olduğunu gözler önüne seriyor.” Inforadio 
“Marc Elsberg bu romanıyla günümüzün en endişe veren konularından birini dile getiriyor.” Handelsblatt

14 Kasım 2017 Salı

MİHAİL BULGAKOV - GENÇ BİR DOKTORUN ANILARI

Bu kitabı aldıktan kısa süre sonra bir dizisi olduğunu ve benim bir bölümünü izleyip hiç sevmediğimi (Harry Potter'i de canlandıran oyuncu bu dizide hiç olmamıştı) fark ettim... hal böyle olunca kitap öylece kaldı okumaya da hiç niyetim yoktu... bu sefer yeni aldığım kitapları yerleştirirken gördüm ve acaba nasıldır ki diye düşünüp bir kaç sayfa okuyayım bari dedim... VEEE nasıl güzel bir kitapmış anlatamam, bayıldım bayıldım... üstelik birbirini takip eden 9 öyküden oluşuyor, elimden bırakamadan okudum iki gece de bitti...

Mihail Bulgakov'da bir hekim ve bu kitap, muhtemelen kendi anılarından yola çıkarak yazdığı öykülerin (1925-1927 yılları arasında çeşitli dergilerde tefrika edilmiş) bir araya getirilmiş halinden oluşuyor... tıp fakültesini dereceyle bitirmiş bir doktorun ücra bir yerdeki hastahaneye atanıp, tüm tecrübesizliğiyle her türlü hastalık, cerrahi operasyonlar ve doğum gibi akla gelebilecek vak'a ile uğraşmasını anlatıyor... ben çok sevdim size de şiddetle öneririm... 

Not: Çeviri de çok iyiydi onu da yazmadan geçemeyeceğim...

Yazar: Mihail Bulgakov
Çevirmen: Tuğba Bolat
Sayfa Sayısı: 157
Basım Yılı: 2016 (3. Baskı)
Yayınevi: T. İş Bankası

Devrim zamanı Rusya… Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir. Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş… Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov'un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür.


Mihail Afanasyeviç Bulgakov (1891-1940): Mizah yeteneği ve keskin yergileriyle tanınan Sovyet yazar Kiev’de dünyaya geldi. Kiev Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1915’te mezun oldu. İç savaş sırasında bir grup Beyaz Ordu subayının başından geçenleri anlatan ve 1925’te tefrika olarak yayımlanan Beyaz Muhafız adlı romanı, resmi çevrelerden büyük tepki gördü. Bulgakov bu romanını Turbin Günleri adıyla oyunlaştırdı. 1926’da sahnelenen oyun çok geçmeden yasaklandı. 1925’te ayrıca yergili fantezilerin yer aldığı Şeytanlıklar adlı yapıtıyla, Köpek Kalbi adlı yergiyi yayımladı. Sovyet yaşam tarzına yönelik sert eleştirilerin yetkililerin kabul edemeyeceği bir noktaya varmasıyla, 1930’a doğru yapıtlarının yayımlanması fiilen yasaklandı. Ölümüne dek edebiyat çevrelerince dışlanmasına karşın, başyapıt niteliğinde ürünler verdi. Moskova Sanat Tiyatrosu’nun perde arkasını acımasızca yeren Bir Ölünün Notları: Teatral Bir Roman (1969) ile Gogol tarzı bir fantezi olan Usta ile Margarita (1968-69) bu başyapıtlar arasındadır. Bulgakov’un yapıtları SSCB’de ancak 1962’den sonra yayımlanabilmiştir. 
 

11 Kasım 2017 Cumartesi

MİNE G. KIRIKKANAT - PARİS

Bu kitap M. Kırıkkanat'ın çeşitli tarihlerde yazdığı kırkbeş makaleden oluşuyor, ben hatırat olarak etiketledim, kitabın üzerinde yolculuklar/izlenimler yazıyor ama bu yazılar, kültür-sanat, siyasi, gezi, anı şeklinde de sınıflandırılabilir... Paris'in şehir olarak anlatımının yanısıra, yazarlar, şairler, film yıldızları, politikacılar gibi tarihe iz bırakmış bir çok kişiden bahsediyor, sık sık İstanbul ile karşılaştırma yapıyor ve keyifle sizi peşiden sürüklüyor...

Mine Kırıkkanat'ın muhteşem anlatımıyla çok sevdiğim bir kitap oldu, size de hararetle öneririm...

Yazar: Mine G. Kırıkkanat
Sayfa Sayısı: 180
Basım Yılı: 2017 (3. Baskı)
Yayınevi: Kırmızı Kedi

“Büyük kentler insan gibidir. Mangal gibi yürek ister onları sevmek için. İğrençlik ve güzellikleri, cücelik ve yücelikleriyle kucaklamak gerekir. Sabahları Paris’te uyanmak heyecan vericidir. Gözünüzün kucaklamaya yetmediği koca kent, dev bir dizelin muhteşem temposuyla homurdanmaktadır. Gece düşen nabız, sabah beşe doğru güçlenir. Yattığınız yerde kıpırtısız, gözlerinizi sıkı sıkı yumup dışarıda olan biteni dinlersiniz: Binlerce metrosu, treni, arabası, otobüsü ve “Seine” üzerinde hizmete giren hızlı nehir otobüsleriyle, kentin kan dolaşımı çoktan başlamıştır.”

Mine G. Kırıkkanat dünyanın en romantik kentini, Paris’i anlatıyor. Kafelerinden kiliselerine, tarihinden siyasi geçmişine, şehre dair ne varsa paylaşıyor. Yaşadıklarını ve gördüklerini keyifli bir dille, Paris’in havasını taşıyan kalemiyle kağıda döküyor.

9 Kasım 2017 Perşembe

NERMİN YILDIRIM - DOKUNMADAN


Yukarıda Tüyap Kitap fuarından aldığım kitapları görüyorsunuz, diğerlerinde de aklım kaldı ama ancak bu kadarını taşıyabildim:))

Gelelim Dokunmadan'a; Nermin Yıldırım'ı seviyorum (bu okuduğum 3. kitabı) ama bu roman için ne söyleyeceğimi pek bilemiyorum... İlk 100 sayfa iyiydi (hatta beşik kertmesi muhabbeti mükemmeldi), nasıl ki hikaye Memleketimin Hallerine evrildi, bütün ilgimi kaybettim... akıcı bir kitaptı o yüzden sonuna kadar okumak zor olmadı ama keşke yazar sadece Adalet'in hikayesini anlatsaydı, ülkede yaşananları konu edeceğim diye şehirden şehire dolaştırıp romanı gereksiz uzatmasaydı sevebilirdim... maalesef bu da bana uymayan kitaplar arasına girdi...

Yazar: Nermin Yıldırım
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2017 (6. Baskı)
Yayınevi: Hep Kitap

Adalet, yirmi dokuz yaşında genç bir kadın. Hayata ve insanlara dokunmadan, ne mutlu ne mutsuz, öylesine yaşayıp gitmektedir. Ta ki doktoru, ölümcül bir hastalığa yakalandığını söyleyene dek... Hastalığı için kendini suçlayan Adalet, hayatını didik didik ederek, ilk günahını, masumiyetini kaybettiği ilk gerçek suçunu bulmaya çabalar. Bu uğurda çıktığı yolda kendiyle de, içinde yaşadığı ülkeyle de yeniden tanışacaktır. Dokunmadan, kahramanın hayatı sorguladığı, değişimi yaşadığı ve belki de aşka rastladığı sürükleyici bir yolculuğa davet ediyor okuru.

5 Kasım 2017 Pazar

NATSUKI IKEZAWA - Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız

Yine bir Japon yazarla devam ediyorum daha önceden tanımadığım ama ülkesinin önde gelen yazarlarındanmış, özgeçmişi şöyle; (Gerçek adı Natsuki Fukunaga) 1945’te Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido Adası’nda dünyaya geldi. Babası ünlü romancı, şair, çevirmen, Fransız edebiyatı araştırmacısı Takehiko Fukunaga; annesi ise şair Akiko Harajō’dur. Anne ve babasının boşanmalarından sonra, annesiyle 1950’de Tokyo’ya yerleşti. Çocuk yaşta bu “göç”le başlayan “göçmen” yaşam tarzı Yunanistan, Fransa, Okinawa Adası gibi farklı yerlerdeki ikametleri ve dünyanın çeşitli yerlerine seyahatleriyle sürdü; yazarın hiçbir zaman yerleşik, sabit bir hayatı olmadı.
Natsuki 1968’de üniversitedeki fizik eğitimini yarıda bırakarak çevirmenliğe yöneldi. Kurt Vonnegut, Jack Kerouac, Gerald Durrell, Richard Brautigan, James Herriot, John Updike, Antoine de Saint-Exupéry ve E. M. Forster gibi yazarların birçok eserini Japoncaya çevirdi. Çeviriyle başladığı yazı hayatını öykü ve roman yazarlığıyla kaynaştırarak sürdürdü. İlk öykü kitabı olan (Durgun Hayatlar, 1987) kimlik meselesini işledi. Güney Pasifik Denizi’ndeki küçük bir ada ülkesinde, II. Dünya Savaşı’nda ölen silah arkadaşlarını anmaya gelen Japonları taşıyan otobüsün kayıplara karışmasıyla, ülkenin Cumhurbaşkanı Matías Guili’nin başına gelenleri anlatan (Matías Guili’nin Düşüşü, 1993) adlı romanı postkolonyal, büyülü gerçekçi roman türünün Japonya’daki başarılı bir örneği.
Eserleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Portekizce gibi birçok dile çevrilen Natsuki günümüz Japon edebiyatının en revaçta, en çok ödül alan ve de en aykırı yazarlarından biridir.

Bu romanı, kitap fuarlarından birinde ismi ve arka kapak yazısı ilgimi çektiği için almıştım... Japon yazarları seviyorum ilk kez okuduğum Ikezawa'dan da çok memnun kaldım... konu, Kaoru (kızkardeş) ve Tetsurö (ağabey) ağzından dönüşümlü olarak anlatılıyor ama Kaoru'nun bölümleri 1. tekil şahısla yazılmış, Tetsurö'nun bölümleri ise 2. tekil şahısla... ve ben pek rastlanmayan bu 2. tekil şahısla yazma durumunu çok sevdim... aynı şekilde ağabeyini hapisten kurtarmak için Bali adasına giden Kaoru daha çok o ülkeyi ve ağabeyinin davasını/mahkeme sürecini anlatıyor, Tetsurö ise çocukluğundan başlayarak tüm hayatını, eroin bağımlılığını, yaşadığı yerleri, resim sanatını, bütün iç hesaplaşmaları, ülkelerin ve insanların bakış açılarını anlatıyor... arada Tanrı(lar)dan, ülkelerin tarihlerinden, savaşlardan da bahsediliyor...

Arka kapak açıklamasını okuduğumda daha ağır bir kitap beklemiştim, Japon yazarların üslubu zaten değişik oluyor o yüzden zor okunacağını düşünmüştüm ama öyle olmadı... Ikezawa, okuduğum diğer Japon yazarların aksine başı sonu belli, kolay anlaşılır bir tarzda yazmıştı, çok akıcıydı ve süper bir hızla okunuyordu... iç hesaplaşma bölümleri Doğu/Batı karşılaştırmaları, tarihi kısımlar hikaye içine iyi yerleştirilmişti yorulmadan sıkılmadan okuyorsunuz...

Uyuşturucu bağımlılığının ne menem bir şey olduğu çok detaylı anlatılıyordu (ki ben bu konudan rahatsız olurum) ve çok başarılıydı, özellikle bu durum için okunsun isterim... aşağıdaki arka kapak açıklamasında bahsedilen Dostoyevski, Camus benzetmelerini ben pek göremesem de romanı çok sevdim elimden bırakamadan okudum size de öneririm...

Yazar: Natsuki Ikezawa
Çevirmen: Devrim Çetin Güven
Sayfa Sayısı: 400
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Ayrıntı

Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız, 1980'lerin başında, Paris'te çevirmen ve koordinatör olarak çalışan Kaoru adlı genç kızın, Endonezya'daki Bali Adası'nda, uydurma suçlamalarla uyuşturucu kaçakçılığından tutuklanan ve idamla yargılanan ressam ağabeyi Tetsuro'yu kurtarma çabalarını anlatır. Roman, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza (1866), Franz Kafka'nın Dava (1925) ve Albert Camus'nün Yabancı (1942) eserlerinde olduğu gibi içsel ve dışsal mahkemelerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir kurguya dayanır. Tetsuro'nun yargılandığı mahkeme sürecine koşut olarak ilerleyen diğer iki "içsel mahkeme"de Tetsuro ve Kaoru kendi geçmişleri, sanat anlayışları ve dünya görüşleriyle keskin bir hesaplaşmaya girişirler.

Birçok Batı dilini bilen, ağabeyinin aksine "Üçüncü Dünya"yı sevmeyen, ne var ki, özellikle mesleğinden ötürü, Filistin gibi dünya siyasetinin odağındaki "Doğu" ülkelerine sık sık gitmek zorunda kalan Kaoru "Batıcı" bir karakter olarak karşımıza çıkar. Diğer yandan, Batı ülkelerini sevmeyen, her yılın altı ayını resim yapmak için gittiği, çoğu eski Japon sömürgesi Güneydoğu Asya ülkelerinde geçiren Tetsuro ise "Şarkiyatçı" bir karakterdir. İkezawa bu iki anlatıcının içsel ve birbirleriyle olan diyalogları aracılığıyla "emperyal siyaset", "medeniyet", "modernite" ve "ulusal kimlik" gibi kategorileri sorgular.

Gerek yaşam tarzı gerekse eserleriyle son yılların en özgün ve üretken yazarlarından olan İkezawa Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız'da felsefi dinamizmle sürükleyiciliği başarıyla kaynaştırmakta. Yazar her karaktere kendi mizaçlarına özgü "ses"ler atfederek metne zenginlik ve derinlik katıyor. Bu "ses"ler aracılığıyla Doğu'yla Batı'nın bakış açılarındaki farklılıkları, uyuşmazlıkları, çatışmaları ve örtüşmeleri fevkalade kozmopolit bir atmosfer içinde betimliyor. İkezawa'nın romanı okurunu 21. yüzyıl Japon edebiyatının cazibelerini deneyimlemeye çağırıyor...