4 Ağustos 2017 Cuma

EDITH WHARTON - keyif evi

İki sene önce yazarın yaz bitince romanını okumuş ve çok sevmiştim, o nedenle keyif evi ile devam etmeye karar verdim ama pek beklediğim gibi çıkmadı... 1905 yılında yazılan bu roman yazarın en bilinen ve sevilen eseri ama benim için yaz bitince'nin yakınından bile geçmiyor...

Gerçek şu ki ana karakter Lily Bart ve 1890'ların New York üst sınıfı sinirimi zıplattı... daha açık ifadeyle kadınların hiçbir işe yaramaz bir şekilde ortalarda dolanıp, zengin koca peşinde koşmaları çok kötüydü... ne yapalım 19. yüzyıl sonunda geçiyor normal deyip geçemiyorum sanki bu günlerde bizde de durum bu yöne doğru ilerliyor ve kadınların iş hayatından çekilmeye çalışılması çok tatsız...

Konumuza dönersek; Lily'nin evlenmek için yaptıklarını, varlıklı üst sınıfın amaçsız, bomboş yaşamlarını, birbirlerinin arkasından çevirdikleri dalavereleri tüm kitap boyunca okuyoruz... Lily'nin hoşlandığı avukat Selden'le olan ilişkisi ara ara ortaya çıkıyor ve Lily bu ortamda ayakta kalmaya çalışıyor...

Yazar kitapta anlattığı bu üst sınıfa mensup o nedenle yazdıkları muhtemelen çok gerçekçi ama toplumun yapısını (bir takım kişileri) anlattığı bölümleri çok uzatmış hep aynı şey anlatılıyor izlenimi veriyor... Lily ve Selden ilişkisi ile her ikisinin birbirleriyle ve kendileriyle ilgili düşünceleri ise yetersiz ve üzerinde yeterince çalışılmamış gibi geldi...

Roman genel olarak iyi, sürükleyici ama ben konuyu da karakterlerini de pek sevemedim... Yine de klasik bir eser deneyebilirsiniz... 

Yazar: Edith Wharton
Çevirmen: İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı: 365
Basım Yılı: 2010
Yayınevi: Kırmızı Kedi

1890'larda, New York'un geleneklere ve göreneklere sıkı sıkıya bağlı yüksek tabakasında yer alan olaylar, romanın bahtsız kahramanı, genç ve güzel Lily Bart'ın çevresinde döner. Muhteşem bir baloyla sosyeteye tanıtılan Lily Bart'ın bütün dünyası önce babasının, sonra da annesinin ölümüyle alt üst olur. Halasının yanına sığınan ve dar geliriyle geçinmeye çalışan Lily'nin elinde benzersiz güzelliğinden başka bir şey kalmamıştır. 

Arzuladığı lükse ve toplumsal konuma ancak zengin bir kocayla sahip olacağını bilen Lily yine de bu yönde bir çaba harcamaz, bilakis bu düşünceye isyan eder. Lily sadece çekici değil, çok da zeki bir kadındır; ancak toplumun kendisine biçtiği 'güzel nesne' rolünden sıyrılamaz.


Yakışıklı, zeki ama beş parasız Lawrance Selden'in hayatına girmesiyle Lily ondan başkasını düşünemez olsa da onun ulaşmak istediği idealleri yerine getirmekten çok uzak olduğunu bilir; içinde bulunduğu kesimin zenginlik ve modaya verdiği önem yüzünden konumunu korumak ve iyi bir evlilik yapma fırsatı elde etmek için büyük bir borca giren Lily'nin, yanlış kararları sonucu beklenmedik bir sona doğru sürüklenmesinde çevresinin acımasızlığı ve bencilliğinin büyük payı olacaktır.

23 Temmuz 2017 Pazar

ANNA SEGHERS - TRANSİT

Asıl adı Netty Reiling Radvangi olan Anna Seghers (1900-1983) Almanya Mainz'da doğdu. Tarih, sanat tarihi ve sinoloji öğrenimi gördü. 1928 yılında Komünist Parti'ye üye oldu. Nazilerin 1933'te iktidara gelişiyle birlikte kitapları yasaklanan ve gözaltına alınan Seghers, ülkesini terk etti. Savaştan sonra 1947 yılında Almanya'ya dönerek Doğu Berlin'e yerleşti. İlk önemli eseri, Santa Barbaralı Balıkçıların Ayaklanması (1928) adlı uzun öyküdür. Dünya çapında tanınmasını ise Yedinci Şafak sağladı. Demokratik Almanya Cumhuriyeti Yazarlar Birliği Başkanlığı da yapan Anna Seghers 1947'de Büchner, 1951 ve 1959'da Demokratik Alman Cumhuriyeti Ulusal, 1951 yılında da Stalin Barış ödüllerini kazandı. Özgeçmişini yukarıya alıntıladığım Seghers'den epeydir okumak istiyordum 1942'de yazılan bu romanla nihayet gerçekleştirebildim...

Bu romanı; kitaba sunuş yazısını yazan Heinrich Böll'ün Seghers'in en iyi romanı olduğunu söylemesi ve mültecilik gibi (ne yazık ki) çok güncel bir konuyu işlemesi nedeniyle seçtim... yazar kendi tecrübelerini kurgu bir hikaye çerçevesinde anlatıyor, konu aşağıdaki arka kapak açıklamasında yeteri kadar anlatıldığı için ben ilave bir şey yazmayacağım... neredeyse kitabın tamamı Marsilya'dan ayrılmak ve Amerika kıtasına gitmek isteyen mültecilerin çeşitli ülke konsoloslukları arasında vize almak için mekik dokumaları, gemi bileti ayırtmak için seyahat acentalarına gidip gelmeleri ve cafelerde herkesin başlarına geleni birbirine anlatmasından oluşuyor, tabii ana karakter Seidler'in tüm bu faaliyeti anlamlandırma çabası, ne yapıyoruz, ne istiyoruz sorularına cevap vermeye çalışması romana damgasını vuruyor...

Kitap çok güzel yazılmıştı, çok akıcıydı (tabii ki muhteşem çeviriyi de unutmamak gerek), inanılmaz şekilde okuyucuyu da içerisine dahil ediyordu, sanki onlarla beraber konsolosluklarda dolaşıyor gibi oluyorsunuz ve bir vize talebi reddedildiğinde sanki sizin başınıza gelmiş gibi hissediyorsunuz... bu yön zaman zaman insana bunaltıcı gelebiliyor ama romanı çok sevdim, tarihin tekerrür ettiği şimdiki zamanda kaçırmayın okuyun... 

Yazar: Anna Seghers
Çevirmen: Ahmet Arpad
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Everest


"Nereye gitmeyi ümit edebiliriz? Artık güvenli bir cennet kalmadı, hayata yeniden başlayabileceğimiz veya geçmişteki haksızlıkları silebileceğimiz 'başka kıtalar, hayali kentler' yok. Bu kitabın yeniden keşfi bizler için bir ayılma anı ve aynı zamanda bir ikazdır: Seghers'in vaktiyle dikkat çektiği büyük tehlike bizim artık 'normal' gördüğümüz durumdur."-Peter Conrad-

Kaçış, sürgün ve mültecilik gibi güncelliğini bugün de koruyan sorunları ele alan en önemli modern klasiklerden biri olan Transit, belgesel ile kurmacayı bir araya getiren sarsıcı bir roman. Kitap, Anna Seghers'in kendi deneyimlerine ve kaçış hikâyesine dayanıyor. Yahudi kökenli Seghers, Nazilerin işgali sırasında Fransa'da yaşayan bir komünistti. Aralarında André Breton ve Claude Lévi-Strauss'un da bulunduğu kaçaklarla birlikte Marsilya'dan Meksika'ya ulaşmayı başardı. Bu çarpıcı kaçış öyküsü ve sürgün, Transit gibi etkileyici bir romanın ortaya çıkmasını sağladı.


1937 yılında bir Nazi toplama kampından kaçan Seidler sonunda kendisini Marsilya'da bulur. Burası, Amerika'ya ulaşmak isteyenlerin kaderini belirleyecek, çeşit çeşit dramların yaşandığı, transit vizesi alma çabasında insanlık sınavı verilen son duraktır. Seidler tesadüf eseri Weidel adlı yazarın kimliğine bürünür. Almanların geldiğini öğrenen Weidel bir otel odasında intihar etmiş; adını, yazdıklarını, transit vizesini hatta hayatının yaşamadığı kısmını adeta Seidler'e miras bırakmıştır! Weidel karakterinde, vize alamayacağını anladığında, Pasajlar'ın notlarıyla ağzına kadar dolu bavulunu geride bırakarak Portbou'da intihar eden Walter Benjamin'in gölgesini görmemek olanaksızdır.


"1942 yılında tamamlanan bu roman, bana göre Seghers'in yazdığı en güzel romandır. 1933 sonrası edebiyatımızda bu türden bir kesinlikle ve neredeyse kusursuz biçimde yazılmış pek fazla roman sayabileceğimi sanmıyorum."-Heinrich Böll-
*2016 Talat Sait Halman Çeviri Ödülü

15 Temmuz 2017 Cumartesi

ANNA GAVALDA - bir aradayız hepsi bu

On yıl önce bu kitaptan uyarlanan filmi seyredip çok sevmiştim sonrasında D&R'ın indirimliler standında kitabını görünce hemen aldım ama o günden beri bekliyor, bu yaz kitaplığımı didik didik ettiğim için gözüme çarptı ve buradayız...

Öncelikle film kitaptan bire bir çevrilmiş eksik olan pek bir şey yoktu, sadece film, romana göre daha neşeliydi belki de oyunculardan bana öyle geldi bilmiyorum... romanda hepsi birbirinden nev'i şahsına münhasır karakterlerin yaşadıkları acı olayları daha çok fark ediyorsunuz... Philibert bir entelektüel olmasına karşın, insanlarla konuşmayı beceremeyen, zaman zaman kekeleyen, durmadan özür dileyen, içine kapanık biridir ve soylu babası tarafından sürekli ayıplanmaktadır... Camille eğitimli ve çok yetenekli bir ressamdır ama babasının ölümünü atlatamamış, dengesiz ve ilaç bağımlısı annesi ile ne yapacağını bilemeyen, geceleri bürolarda temizlik işi yapan genç bir kızdır... Franck annesi tarafından istenmemiş, büyükannesi tarafından büyütülmüş, biraz kaba ama iyi yürekli genç bir ahçıdır, haftanın altı günü çalışmakta, izinli olduğu tek günde de büyükannesine bakmaktadır... bu üç kişi tesadüfler sonucu devasa, tarihi bir evde yaşamaya başlarlar ve hikaye devam eder...

Filmden sonra romanı da sevdim, okuyun derim...

Yazar: Anna Gavalda
Çevirmen: Yaşar İlksavaş
Sayfa Sayısı: 479
Basım Yılı: 2008 (3. Baskı) 2006 (1. Baskı)
Yayınevi: Doğan Kitap

Franck genç bir aşçıdır. Büyükannesi tarafından yetiştirilmiştir ve Philibert’le aynı evi paylaşmaktadır. Philibert biraz sakardır, biraz kekemedir ve hatta biraz acayiptir. Çok soylu bir Fransız aileye mensup olmakla birlikte, miras kavgalarına neden olan, Paris’in göbeğinde 400 mm2’lik bir evde oturmakta ve kartpostal satarak yaşamaktadır. Yaşlı Paulette kızıyla dargındır ve yalnızca torunu Franck ile görüşür. Ama, zaman Paulette’in aleyhine geçmektedir. Ve Camille geceleri işyerlerinde temizlik yapar. Çok kötü ve küçük bir atölyede yaşar. Çizim yeteneği ise onu hayata bağlayan en önemli etkendir belki de... "Bir Aradayız, Hepsi Bu", Anna Gavalda’nın sıcacık kaleminden, dört yalnızın kaderlerinin birkaç noktada kesişmesinin öyküsü. Biraz tebessüm, gözpınarlarında biriken birkaç damla yaş ve yalnızlıkların dostluğa dönüştürdüğü yaşama savaşının güçlü, keyifle anlatılmış romanı.

Anna Gavalda: 1970 yılında Boulogne-Billancourt’da doğdu, edebiyat öğrenimi gördü. Halen Fransızca öğretmenliği yapıyor. 1999 yılında yayımlanan "Je voudrais que quelqu’un m’attende quelque part" adlı öykü derlemesiyle büyük başarı kazandı. "Onu Seviyordum" ilk romanıdır.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

ADRIANA TRIGIANI - AYAKKABICININ KARISI

Aslında bu kitabı okumayı planlamamıştım, fuarda Koton Kitap standındaki görevli ile epey sohbet edince kitap almadan gidersem çok ayıp olacak gibi geldi ve ben de bu romanı seçtim... öncelikle beklediğimden iyi çıktı, okuma tempomun düştüğü (yaz aylarını sevmiyorum) bu günlerde rahat okunan, yormayan bu roman çok iyi geldi...

Hikaye aşağıdaki arka kapak açıklamasında detaylı bir şekilde anlatıldığı gibi Kuzey İtalya'da başlıyor, Amerika'da devam ediyor... ilk etapta aşk hikayesi gibi görünse de daha çok Amerika'ya göçen İtalyanların başarılı olmak ve o ülkede tutunmak için nasıl çabaladıklarını, ailelerine ve ülkelerine olan özlemlerini anlatıyor... sonuç olarak bir yaz kitabı arıyorsanız deneyebilirsiniz...

Yazar: Adriana Trigiani
Çevirmen: Alp Sanlı
Sayfa Sayısı: 560
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Koton Kitap

Ödüllü bir oyun yazarı, dizi senaristi ve belgesel film yapımcısı olan Adriana Trigiani'nin kendi aile hikâyesinden esinlenerek yazdığı, sürükleyici tarihi bir destan niteliğindeki romanı Ayakkabıcının Karısı, Koton Kitap etiketiyle okurla buluştu.

İtalyan Alpleri'nde, birbirinden çok uzak olmayan köylerde büyüyen ve talihsiz bir olay sonucunda tanışan Enza ve Ciro'nun aşk hikâyesi, bir yüzyılın dönümünde hayatın karşılarına çıkardığı sürprizlerle inişli çıkışlı bir yol izler. Bu romanda kilisenin rahibini genç bir kızla öpüşürken yakalayan Ciro'nun ağabeyinden ve himayesinde büyüdüğü rahibelerden koparılarak manastırdan uzaklaştırılmasıyla Ciro ve Enza haberleşme olanağı bulamadan koparlar. Ciro'nun gizlenmek için New York'un Küçük İtalya'sında saklanmaya yollanması ve Enza'nın da birbiri ardına yaşadıkları facialardan sonra para kazanmak için babasıyla birlikte geçici bir süreliğine Amerika'ya gitmesiyle kader talihsiz âşıkları tekrar bir araya getirir ancak o sırada, Enza operanın büyüleyici dünyasına ve büyük şarkıcı Enrico Caruso'nun yaşamına çekilirken, bir ayakkabıcının yanında çıraklık yapan Ciro'nun Birinci Dünya Savaşı'nda savaşmaya gitmesiyle bir kez daha ayrılırlar. Yine de kader ağlarını örmektedir ve aşklarının gücü hayatlarını sonsuza dek değiştirmek üzere iş başındadır.

30 Haziran 2017 Cuma

ASLI BİÇEN - İNCELDİĞİ YERDEN

Aslı Biçen çok başarılı bir çevirmen, kendisinin yazdığı kitapları olduğundan haberdar değildim ki, blogger arkadaşım Eral (kitaplarla beslenmek) bu kitabı önerdi... hiç lafı dolandırmadan yazayım muhteşem bir roman, okuduğuma çok memnunum Eral'a da teşekkür ediyorum...

Özellikle karakterlerine bayıldım hem Cemal, hem Jülide inanılmazdı... yazar tüm karakterlerini ince ince işliyor, romanı da betimlemelerle zenginleştiriyordu... küçük bir Ege kasabasında geçiyor, hayat gailesi içinde olan insanlar herkesin derdi, beklentisi, umudu anlatılıyor... Cemal çocukken kendilerini nedensiz yere terk eden babasını tüm ülkede arıyor, bir yandan da çocukluk aşkı Saliha ile evlenmeyi düşlüyor... lise öğrencisi Jülide trafik kazasında ölen ailesini çok özlüyor, hangi mesleği seçip hayatını nasıl şekillendireceğini düşünüyor... tabii doğanın başka bir planı var, hiç beklenmeyen bir olay hikayeyi bir distopyaya sürüklüyor ve merakla okuyoruz... 

Yazar kitabın ikinci yarısını siyasi bir distopya olarak kurgulamıştı çok beğendim size de kaçırmayın okuyun derim...


Yazar: Aslı Biçen
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2008
Yayınevi: Metis

Aslı Biçen, "karayla o incecik bağlantısı olmasa pekâlâ bir ada" denebilecek hayali bir taşra kasabasında geçen yarı-fantastik bir hikâye anlatıyor bize. Yirmi yıldır Türkiye'nin dört bir yanında kayıp babasını arayan ve çocukluk aşkı Saliha'yla evlenme hazırlıkları içinde olan bakkal Cemal ve ana babasını yıllar önce bir kazaya kurban verdiği için ninesiyle yaşayan, amatör futbolcu sevgilisi Erkan'la gerilimli bir ilişki sürdüren lise öğrencisi Jülide'nin etrafında gelişiyor hikâye. Jülide'nin zaman zaman "şeylere" hükmedebilmesini sağlayan olağanüstü yetenekleri, Cemal'in de olağandışı insani duyarlılıkları olsa da, ikisini birleştiren temel bir kişilik özellikleri var: Her türlü baskı karşısındaki zayıflıkları, güçsüzlükleri.

Aşina olduğumuz ama burada bir biçimde "başını alıp giden" baskı ortamı, dünyaya-kapalılık ve özgürlüksüzlük atmosferi, işte bu iki karakter üzerinden anlatılıyor romanda. Yoğunluğu gittikçe artan bu atmosferde insan kalmak için neredeyse iradeleri hilafına mücadele etmek zorunda kalıyor her ikisi de: "Her şey güçten ibaretse, yenilgi kaçınılmaz. Zayıflığın da bir hükmü olmalı."

Bir taşra hikâyesi gibi başlayıp bir noktada adeta fantastik bir siyasi romana dönüşen bu kitabın, başarılı kurgusu kadar dilinin az rastlanır güzelliğiyle de hak ettiği ilgiyi göreceğini umuyoruz.