15 Ocak 2018 Pazartesi

ISABEL ALLENDE - Japon Sevgili

Yaklaşık 4 yıl önce Allende'den Maya'nın Günlüğü'nü okumuş ve çok sevmiştim... daha meşhur olan kitaplarını da okuma niyetim vardı ama olmadı ve yine son romanı ile karşınızdayım...

Hem ismine hem de arka kapak açıklamasına bakıldığında aşk romanı gibi dursa da çok katmanlı bir yapısı var; toplama kamplarının yalnızca Hitler'e özgü olmadığı, aynı şeyi Amerikalıların da Japonlara yaptığını anlatıyor... 1939'dan günümüze toplum yapısının nasıl değiştiği, Doğu Bloğunun çökmesiyle o ülkelerde yaşayan insanların durumları, yaşlıların hayatlarının son dönemlerini nasıl geçirdikleri gibi birçok konu var... roman Alma'nın 80 yaşındaki halinden başlayıp geri dönüşlerle anlatılıyor, bu yaşlılık zamanlarında Alma'ya yardımcı olan Moldovya göçmeni İrina'nın hikayesi de ayrı bir bölümü oluşturuyor...

Romanı çok sevdim, toplumsal travmalarla bireysel sorunları ve insana dair her türlü konuyu harmanlayarak çok iyi anlatıyordu... ayrıca her bölümde beni şaşırttı, sanki hikaye kolaylıkla tahmin edilebilir gibi gözükse de hep beklediğimden farklı bir noktaya geldi... fazla mükemmel kurgulansalar da Belasco ailesinin erkeklerini ve İrina'yı çok sevdim hepsi kanlı canlı gerçek insanlarmış hissini verdi... bir tek ana kahraman İchimei'yi (ki özel bir ışığı olduğu söyleniyor) anlatıldığı gibi göremedim, bana romanın en silik kişisi gibi geldi... sonuçta kitabı çok beğendim, keyifle okudum ve herkese öneririm...

Yazar: Isabel Allende
Çevirmen: İnci Kut
Sayfa Sayısı: 336
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Can

Alma’yla Ichimei’ye göre bitmek bilmeyen bir süre boyunca, karşılıklı gönderilen bu mektuplar o gizli buluşmaların yerini almıştı. Alma’nınkiler, ayrılık yüzünden acı çeken bir kadının samimi ve kederli mektuplarıydı; Ichimei’nin mektuplarıysa durgun ve billur, berrak bir su gibiydi, ama paylaştıkları o tutkulu aşk satır aralarında yürek gibi çarpıyordu. Bu mektuplar Alma’ya Ichimei’nin o zarif iç dünyasını, heyecanlarını, düşlerini, özlemlerini ve ideallerini apaçık gösteriyordu; aşk buluşmalarından çok, bu mektuplar sayesinde onu tanıyabilmiş, sevebilmiş, arzu edebilmişti.
1939’da Polonya Nazi işgaline uğrayınca ailesi sekiz yaşındaki Alma Belasco’yu San Francisco’da rahat bir yaşam süren akrabalarının yanına gönderir. Dünyanın savaşa tutuştuğu dönemde Alma ile ailenin Japon bahçıvanının oğlu Ichimei Fukuda arasında masum bir aşk filizlenmeye başlar. Pearl Harbor saldırısının ardından ABD’nin ülkedeki Japonlara muameleleri, kamplara kapatılan birçok Japon’unki gibi iki âşığın hayatını da altüst eder. Onlarca yıl sonra ortaya çıkan gizemli mektuplar, kökeni neredeyse yetmiş sene öncesine dayanan olağanüstü bir tutkuyu ortaya çıkarır.
Japon Sevgili, Şilili yazar Isabel Allende’nin kaleminden kıtalara ve nesillere yayılan bir aşk, aidiyet ve kader hikâyesi.

3 Ocak 2018 Çarşamba

BRUNO NARDINI - Michelangelo: Bir Dahinin Yaşamöyküsü

Bu kitabı tanıtmaya yazarın özgeçmişi ile başlayayım;

BRUNO NARDINI, 1921’de doğdu. 1993’te öldüğünde ardında zengin bir kültür mirası bırakmış, 1970’te kurduğu Nardini Yayınevi, özellikle sanat ve tarih-kültür araştırmaları alanındaki yayınlarıyla saygın bir yayınevi kimliği edinmişti. Yayıncı, yazar, denemeci ve şair olan Nardini, yazdığı birçok kitabın yanı sıra, birçok yapıtın editörlüğünü de üstlendi. Sanat yapıtlarının korunmasını ve onarılmasını konu alan yayınları teşvik etti, Floransa ve Roma gibi önemli kültür merkezlerindeki mimari yapılar üzerine monografilerin yazılmasını sağladı. Çocuklar İçin Leonardo da Vinci başlığını taşıyan biyografisi 15 dile çevrildi. Bruno Nardini, asıl ününü yazdığı iki olağanüstü yaşamöyküsüne borçludur: Michelangelo: Bir Dâhinin Yaşamöyküsü ve Leonardo da Vinci: Bir Ustanın Portresi. Birçok dile çevrilen bu iki yaşamöyküsü, yazarın sanatçı duyarlılığı ile titiz araştırmacılığının gerçek birer sentezi niteliğini taşır.

Rönesans dönemi sanatçıları çok ilgimi çekiyor bugüne kadar yukarıda gördüğünüz iki kitabı ve Raffaello hakkındaki bir kurgu olan Diane Haeger'in Yakut Yüzük'ünü okudum... Nardini'nin Michelangelo biyografisini görünce de hemen aldım ve iyi ki okumuşum muhteşem bir eser... hem büyük dahi Michelangelo'nun (1475-1564) uzun yaşamöyküsünü hemde o dönemin tüm siyasi, dini ve sanatsal olaylarını anlatıyor... başta Leonardo da Vinci ve Raffaello olmak üzere ressamlar, heykeltraşlar, mimarların yanı sıra Papalar, Medici'ler, Krallar, din adamları tüm kitap boyunca karşımıza çıkıyor... tabii Michelangelo'nun eserlerini ne zaman, hangi koşullarda yarattığını, günümüze kalıp kalmadığını ve hali hazırda nerede olduğunu öğreniyoruz... kitap çok akıcı yazılmıştı, Stefan Zweig'in biyografilerinden aldığım tadı bu eserden de aldım, çok iyiydi...

Gelelim itirazım olan noktaya; daha önce Chagall'ın otobiyografisinde de belirttiğim üzere bu tip kitapların daha kaliteli ve renkli bir baskıya sahip olması gerektiğini düşünüyorum, tıpkı yukarıdaki YKY baskıları gibi... çünkü sanatçının eserleri bu siyah beyaz baskıda güzel görünmüyor ve yazık oluyor... evet kitaplar pahalı olmasın ama gerektiğinde de (üstelik büyük yayınevlerinden birinden çıkan eserde) kaliteli baskı olmalı... ayrıca bu eserin orjinalini çok merak ettim, metninin aslına uygun şekilde aktarıldığından şüphem yok ama resimler bu kadar az mıydı? heykellerin yalnızca bazı bölümleri mi kitaba alınmıştı merak ettim?... Michelangelo'nun bazı eserlerini yurtdışında gördüm ama bir çoğuna internetten bakmak zorunda kaldım böyle okumak hiç iyi olmuyor, YKY'den eserleri gösteren kaliteli baskıyı da almam gerek sanırım...

Sonuç olarak biyografi olarak müthiş bir eser, ben Leonardo da Vinci'den devam edeceğim, ilgi alanınıza giriyorsa kaçırmayın derim...

Yazar: Bruno Nardini
Çevirmen: Kemal Atakay
Sayfa Sayısı: 213
Basım Yılı: 2017 (3. Baskı) 2008 (1. Baskı)
Yayınevi: Can

Bruno Nardini, pek çok dile çevrilen Michelangelo: Bir Dâhinin Yaşamöyküsü ve Leonardo da Vinci: Bir Ustanın Portresi adlı iki olağanüstü yaşamöyküsü çalışmasıyla bugün bu alanın en ünlü yazarları arasında. Michelangelo kitabı, Nardini’nin sanat duyarlığı ile kılı kırk yaran araştırmacılığının başarılı bir bileşimi.

Ressam, heykeltıraş, mimar ve şair Michelangelo, Avrupa sanatını yönlendiren bu dâhi sanatçı, Rönesans İtalya’sında nasıl bir ortama doğmuş, nasıl bir kültür ikliminde yetişmişti? Döneminin eğilimi uyarınca birkaç sanat dalında birden ürün vermesine, en ünlü yapıtlarından birinin Sistina Şapeli tavan resimleri olmasına karşın, neden kendini her zaman bir heykeltıraş olarak nitelemişti?

Michelangelo: Bir Dâhinin Yaşamöyküsü, daha hayattayken çağının en büyük sanatçısı olarak benimsenen bu Rönesans ustasının yapıtları, özel yaşamı ve döneminin siyasal güçleri arasındaki bağları sımsıkı örerek, benzersiz bir portre sunuyor okurlara.

30 Aralık 2017 Cumartesi

MİHAİL BULGAKOV - ÖLÜMCÜL YUMURTALAR

Bu seneki en büyük keşfim Mihail Bulgakov oldu (çok geç kalmışım o ayrı konu) hem ilk okuduğum Genç Bir Doktorun Anıları'nı hem de bu kitabı çok sevdim...

Arka kapak açıklamasında görüldüğü üzere bir bilim adamının bulduğu bir ''kızıl'' ışın doğru düzgün araştırılıp incelenmeden ''emirle'' uygulamaya konulur ve felaket başlar... konu Stalin dönemi Sovyetler Birliği'nde geçtiği ve davanın seyrine bakıldığında ciddi bir sistem eleştirisi olduğu görülüyor...

Seneyi sevdiğim bir kitapla kapattığıma memnunum, yeni yılda da Bulgakov okumaya devam edeceğim size de hararetle öneririm... 

Herkese sağlıklı, mutlu, bol okumalı bir yıl diliyorum... 

Yazar: Mihail Bulgakov
Çevirmen: Tuğba Bolat
Sayfa Sayısı: 124
Basım Yılı: 2017 (4. Baskı) 2015 (1. Baskı)
Yayınevi: T. İş Bankası

1917 Rus Devrimi'ni izleyen çalkantılı yıllar yeni bir Sovyet gerçekliğini ortaya koyarken, dâhi zooloji profesörü Persikov da canlı organizmaların üreme hızlarını artıran ve onları devleştiren yeni bir "kızıl" ışın keşfeder. O sıralarda Sovyet cumhuriyetlerindeki bütün tavukları kırıp geçiren bir salgın patlak verince, Persikov'un henüz test edilmemiş buluşu bu soruna bir çare olarak görülür… Zira bilimde ilerleme ve bu sayede düşmanlarla rakipleri geride bırakma, Stalin döneminin yol gösterici ilkesidir… 

Stalin'in iktidara geldiği 1924 yılında yazılmasına karşın 1928'de geçen bu bilimkurgu, iktidarın ve bilginin kötüye kullanılmasının sonuçlarına işaret eden parlak bir sistem eleştirisidir.

29 Aralık 2017 Cuma

HWANG SOK-yong - PRENSES BARİ

Bu kitabı Koreli bir yazar olduğu için almıştım, değişik ülke yazarlarından okumak istiyorum... arka kapağı okuyunca da herhalde fantastik bir kitap diye düşünmüştüm ama pek öyle değil, fantastik öğeler barındırıyor daha doğru bir tanım...

Bari özel yeteneklere sahip biri, bir tür Şaman, ölmüş insanların ruhları ile irtibata geçebiliyor, insanların geçmişini görebiliyor vs., yazar Bari ile insanoğlunun kötülüğünü sorguluyor... asıl konu ise Kore gibi, Pakistan, Afganistan vb. gibi ülkelerin emperyalizm, savaş, kıtlık, kötü yönetim vs nedenlerle perişan olmaları ve halklarının Batı ülkelerine (İngiltere'ye) yasadışı yollardan gidip orada tutunma çabalarından oluşuyor...

Yazarın özgeçmişi etkileyici, Kore edebiyatının büyük ismi deniyor o yüzden çarpıcı bir roman bekliyordum maalesef bulamadım, oldukça sıradan geldi... çok rahat okunuyor, sürükleyici bir kitap ama okumasam da olurmuş...

Not: Yine son okumalar yapılmamış, harf hataları var ve arka kapakta bebeği ormana babasının bıraktığı yazıyorsa da içinde annesinin bıraktığı görülüyor, yayınevi biraz daha özen gösterse iyi olur... 

Yazar: Hwang Sok-yong
Çevirmen: S. Göksel Türközü
Sayfa Sayısı: 224
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Doğan Kitap

Kuzey Kore'nin kasvetli bir kentinde, yıllardır erkek çocuk hayaliyle yanıp tutuşan bir çiftin yedinci kızları dünyaya gelir. Deliye dönen baba, bebeği ormanda ölüme terk eder. Büyükanne yardımına koşup bebeğe Bari adını verir. Efsaneye göre bu, abıhayatı aramak için yollara düşen bir prensesin adıdır. İnsanların geçmişlerini okuyabilme yeteneğini büyükannesinden alan Bari, efsanedeki gibi kendi kaderini çizecek bir yolculuğa çıkacaktır.

Göçmenlerin, kentlerin bu yeni paryalarının yaşadıklarını tüm gerçekliğiyle yüzümüze çarpan roman, bir Kore efsanesini günümüze taşıyor. Prenses Bari, Kore edebiyatının büyük ismi Hwang Sok-yong'dan çağımıza ışık tutan bir masal.

Hwang Sok-yong: 1943’te Çin’de doğdu. Ailesi 1945’te Kore’ye geri döndü. Dongguk Üniversitesi’nde felsefe öğrenimi gören yazar, Vietnam Savaşı’na katıldı. Yazarlığının yanında, ülkesinde insan hakları ve demokrasi savaşı verdi. Gönüllü sürgünle New York’ta ve Berlin’de yaşadı. 1993’te Seul’e döndüğünde hüküm giydi ve 1998’de özel afla salıverilinceye dek cezaevinde kaldı. Aralarında PEN ve Amnesty International’ın da olduğu pek çok kuruluş, serbest kalması için kampanyalar düzenledi. Eserlerinde sıklıkla yurtsuzluk temasını işleyen Hwang Sok-yong, hem güneyde hem de kuzeyde çok sevilmektedir. Seul’de yaşayan yazarın kitapları pek çok ulusal edebiyat ödülüne değer görülmüştür.

28 Aralık 2017 Perşembe

SABAHATTİN ALİ - Kuyucaklı Yusuf

Sabahattin Ali'nin muhteşem eseri Kuyucaklı Yusuf bu yıl 80 yaşında... bu ölümsüz eseri ikinci kez okuyorum ve sekseninci yaşına denk gelmesine de ayrıca sevindim... bir büyük yazar ve yüreğinize dokunan eserini kaçırmayın mutlaka okuyun...

Yazar: Sabahattin Ali
Sayfa Sayısı: 222
Basım Yılı: 2013 (54. Baskı) 1999 (1. Baskı)
Yayınevi: YKY

"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olmayacağını sanıyordu."

Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikayesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

İlk Basımı 1937 yılında “Yeni Kitapçı” tarafından basılan roman, Sabahattin Ali’nin roman türünde ilk eseridir. 

Kuyucaklı Yusuf konusu itibariyle ailesinin katledilmesiyle sahipsiz kalan  dokuz yaşındaki Yusuf’un olayı soruşturmak için Kuyucak’a gelen Nazilli Kaymakamı Selahattin Bey tarafından evlatlık alınması ve çocuğun daha sonraki hayatı anlatılmaktadır. Edebiyat eleştirmenlerine göre Yusuf karakteri, köyden şehre göç edip şehir hayatına uyum sağlayamayan insan tipinin habercisi olarak değerlendirilmektedir.